Bu bölümde 6 Kasım 2010 günü yaşanınları kendi izlenimlerimizle aktarıyoruz. Grange’ın fuarda yaşadıkları, hayranlarının karşılaştıkları zorluklar veya kaç bin imza attığını… ve Grange ile Türkiye Fan Sitesi olarak yaptığımız röportajı bu bölümde okuyabilirsiniz. Yazımızın bazı aksaklıklardan dolayı bu kadar gecikmesi dolayısıyla takipçilerimizden özür diliyor ve hemen yazımıza geçiyoruz.
6 Kasım 2010… Saat 10.00

TÜYAP kongre merkezi her zamankinden daha yorgun geçeceğini tahmin edercesine tüm standların üzerine beyaz bir örtüyü dağların zirvelerine özgü tavrıyla kendi halince bürünmüş. Birazdan kongre merkezi için gelenler içeriye akın edecekler ve sanki fetih edilmeyi bekleyen bir ülkenin suskun ve biteviye duruşu var fuarın ahvalinde.
Fuarın bu gününde Cem Yılmaz’dan Can Dündar’a kadar tanınmış pek çok kişi aynı ortamda bulunacak. Ve böylelikle oluşan kalabalığın nüfusunu varın siz düşünün. Çoğunluk birbirini tanımıyor ama ortak bir amaç için bir arada bulunuyorlar; sevdikleri/ hayran oldukları kişileri daha yakından görebilmek. Grange severler onu geçen gün yani 5 Kasım’da görmüşlerdi. Fransız Kültür Merkezi’ndeki söyleşide Grange’ın hayranları yazarı yakından görme fırsatı bulmuşlar ama bu ‘yarım’ kalmıştır. Zira pek çok kişi fuara hem ‘kitap’ için gidip hem de Grange’ı görürüm diyordu. Hâl böyle olunca 5 Kasım’dan daha fazla bir hayran kitlesi Grange’ı bekliyordu.
Karadeniz Salonun önünde siteden birkaç arkadaş ile güne dair sabahın erken saatlerinde konuşuyoruz. Salonun önünden geçenler ‘aa Grange buradaymış! Kesinlikle gelelim’ derlerken biz onların bunu fark etmelerinden mutlu oluyoruz zira pek çok okuyucusu Grange’ın ülkemizden ayrıldıktan sonra ülkemizde olduğunu fark ettiler. Eh kısmet başka fuarlara diyelim ve Grange’ın Tüyap’ta ki anlarına geçelim. Doğan Kitap standı kendini hemen fark ettiriyor. Burada imzalatmak için Grange kitapları alanlar veya Grange’eden hiç haberi olmayıp da sadece kitap için bulunanlar standın etrafını sarmış durumdalar. Ama durun bu standın henüz iyi hâli zira iki-üç saat sonra stand bir (gerek yapısı itibariyle de) karınca yuvasının girişini andıracak.
Grange’ın Karadeniz Salonunda yapacağı söyleşinin saati gelmişken DK standında garip bir hareketlenme oluyor. Bunun sebebi anlaşılacağı üzere Grange’ın kendisini göstermesi. Öyle gariptir ki bir edibi yakından görmek şüphesiz okuyucusu için harikulade bir olay. Bunun farkında olamayanlar heyecanlarını daha sonra fark edecekler, fark edenler ise çoktan Grange’ı görmek için harekete geçmişlerdi bile. Korumalar eşliğinde ve hızlıca Karadeniz Salonuna geliyor. Biz salonda en ön sırada geçtiğimiz günden işleri nedeniyle gelemeyen arkadaşların eksiğiyle bulunuyoruz. Fotoğraf makineleri ve kalemler hazır, şimdi sahneye Grange’ın çıkması bekleniyor. Öyle bir bekleyiş ki sanki bir ömür sürecek… Ama biz sizi o kadar bekletmeyip hemen Grange’ı sahneye çıkarıyoruz. Salonun bırakalım koltuklarını, küçük basamakları bile Grange’ın hayranları ile doldu ve böyle bir manzara ile Grange ile söyleşi başlıyor.

Sahneden uyarılar geliyor; ‘Soru-cevap şeklinde olacak’ diye. Eh madem en öndeyiz, elimize alıp mikrofonu soru sormaya başlıyoruz. Birazdan okuyacağınız bölüm sorulan sorulardan ve Grange’ın verdiği cevaplardan oluşmaktadır. Bu bölümün videosunu ümit ediyoruz ki zaman sonra yayınlayacağız.
S: Sıklıkla merak edilen bir konu var. Karakterlerinizin yemek alışkanlığının neden ‘eksik’ oluşu ve genellikle alabros saç tipine vurgu yapmanızın özel bir nedeni var mıdır? C: Karakterlerin böyle olmasının bir sebebi var ve onların katı görüşlü olmaları. Alabros tamamıyla katı yönle alakalı bir şey. Askeri diyebiliriz. Yemek konusuna gelirsek bende kişi olarak çok yemiyorum ve onların aceleleri oldukları için yemekle çok alakalı olmaları polisiyenin akışını kesiyor. Bu yüzden yemek konusu biraz ince elenip sık dokunulması gereken bir mevzu.
S: Bir kadının başına gelebilecek tüm felaketler kitaplarınızda neredeyse geliyor. Neden kadınları bu derece seçiyorsunuz ve çok merak ediyorum, Marc siz misiniz? (Siyah Kan’daki ana karakter) C: Yeni kitabımda ölecek kişi erkek. Cinayetlerimde kadınları seçmem onların yapıları ile alakalı. Çünkü kadın aşkın sembolü. Onların böyle bir özelliklerinin olması aslında her şeyin baz alınacağı merkez. Kadın erkekten farklıdır ve kadının yeri genellikle katil olsun-olmasın her erkekte özeldir. Ve bu yüzden kadınlar genellikle ölüyorlar. Çünkü bazen takıntının ve saplantının kurbanı oluyorlar. Karakterlere gelecek olursak, bu Marc mevzusu Fransa’da da yankı bulmuştu. Karakterlerde kendimden çok bir şey yok. Karakterler kendi kendilerini oluşturuyorlar. Benle benzerlik sadece hayatımda yazarken olmaları.
S: Kitaplarınızın film olmasına neden izin veriyorsunuz? C: Ben sinemayı çok seviyorum ve beni beyazperdeyle buluşmak mutlu ediyor. Benim kitaplarımı okuyup da sinemayı beğenmeyenler var ama bu adaptasyonla alakalı. Artık senaryo ekibiyle değil, kendim yazıyorum ve iki senaryom yakında beyazperdede olacak.
S: Garip şekilde cinayet şekilleriniz var. Korkunuz hiç olmuyor mu cinayetlerimi örnek alanlar olursa diye? C: Hayır, endişem yok. Genelde hikayelerimdeki suçlar gerçek hayattakinden farklı. Zaten kitaplarımda anlattıklarım basit cinayetler değil ve hepsi zeka isteyenler olaylar. Bunların gerçek hayatta görülmeleri çok az ve gerçekleşseler bile herkes göremez. Seri katiller ise zaten sıradan insanlar değil, çocukluktan beri takıntılı kişilerdir. (Bir kişinin kitabımı okuyup da katil olması uzak ihtimal) S: Bu kadar polisi bilgilere nereden sahipsiniz? C: Ben uzun yıllar gazetecilik yaptığım için bu ortamlarda bulundum. Seri katil uzmanlarıyla da arkadaşlığım var ve onlardan yardım alıyorum. Uyuşturucu beni hep ilgili kılmıştır. Uyuşturucunun etkileri üzerinde yeni kitabımda geniş yer vereceğim.
S: Kötü bir çocukluk geçirdiğinizi yine sizden öğrendik, peki sizce bunun çizgisi nedir? C: Ben annem ve büyükannem tarafından büyütüldüm ve babalık koruyuculuğu etkisinden uzak yaşadım. Çocuklarıma onların bu koruyuculuktan uzak kalmaması için elimden geleni yapıyorum ve çizgi de bu olsa gerek. Bu soruların cevaplarını alan salon kimi zaman şaşırdı kimi zaman güldü ve kimi zamanda (eminiz) çocukluk hatıralarından dolayı üzüldü. Söyleşinin zamanı bitmişti ve o saat bize sanki beş dakika gibi gözükmüştü. Şimdi ise diğer bir ‘cangıla’ giriliyordu zira sırada imza vardı.
İmza DK standında yapılacak, Grange kendisine uzatılan kitaplara imzaları atacaktı. Biz Grange Türkiye olarak röportaj yapmak için DK standında hazır bulunuyoruz. Hani bazen çok istediğiniz bir şey hayatınızda birden bire oluverir ve sanki o istediğiniz şeyin olmasının farkına varmazsınız olur ya, işte bizde öyle bir duygudaydık. Zira şimdi o çok istediğimiz anla karşı karşıya kalmış; Grange ile yan yana oturup, röportajımızı gerçekleştiriyorduk. Grange ile TV kanalları, gazeteler ve dergiler röportaj için adeta yarışır vaziyetteler. Ah birde şairin dediği gibi elimizden kayıp giden zaman olmasa! Grange ile kısa bir sohbetten edip röportajımızı yapıyoruz. İmzanın aşırı kalabalıktan dolayı belirlenen saatten biraz erken başlaması kararlaştırıldığı için röportajımızı kısa tuttuk ve aşağıdaki röportajımızı gerçekleştirdik. (Röportajı buradan okuyabilirsiniz) Böylelikle Grange ile röportajımızı tamamlıyoruz. Şimdi Grange röportajdan daha fazla yorulacağı bir yere gidiyor; imza koltuğuna.
Önce bir haber yayılıyor kulaktan kulağa; ‘eyvah bu kadar kalabalıkta herkese sıra gelmeyecek’ diye. Tabii ister istemez bir küçük panik oluşuyor. Neyse ki kısa sürede atlatılıyor ama gerek standın gerekse de fuar alanının yapısı gereği çok büyük zorluklar çekiliyor. İmza alamayacağım diye göz yaşı döken hayranın o mahzun görüntüsünü Grange gördü mü bilemiyoruz ama biz çok net gördük ve o mahzun görüntüyü hiç unutmayacağız. 4 kitap imzalatmak için dört kereye sıraya giren hayranın azmini, kitabın ilk sayfasındaki imzayı görünce yüzlerde oluşan çocuksu tebessümleri de unutmayacağız.
Buradan şunu çıkarıyoruz; elbette istenmeyen küçük münakaşalar oldu ama sonunda herkes adına imza alabildi. Grange’ın imzanın bitişinde standın yazarlara ayrılan kısmına geldiği andaki yüz ifadesi görülmeye değerdi. Hem yorgun ama muzaffer bir komutanın bakışlarıydı sanki gördüğümüz. Nermin Bezmen sağımızda, Grange önümüzde bir fuarı bitirmenin tatlığını yaşarken artık Grange için gitme vakti geliyor. Ee her vuslat bir hicran değil midir? Onu uğurladıktan sonra güvenlikte çalışan görevli her şeyi özetliyor aslında; ‘Ben bu kadar senedir buradayım, hiç bu kadar yorulmadım.’ Güle güle diyoruz Grange’ye. Geldiği, Türkiye’deki hayranlarına vakit ayırdığı için. Belki yine bir gün hayranlarıyla buluşur ve yine hoşlukla yâd edeceğimiz anılarımız olur. Çabuk Saklan Baba Geliyor yerine Çabuk Çıkın Grange Geliyor deriz. Başta tüm DK görevlilerine, Özlem, Tuba, Taraf gazetesinden Sibel ORAL’a ve Ölü Ruhlar Ormanı kitabının editörü hanımefendilere ve davetimizi kırmayıp buluşmaya gelen forum üyelerimize teşekkür ediyoruz. (unuttuğumuz varsa özür dileriz) Not: videolarda ki bir sıkıntı nedeniyle yayınlayamadık. Zaten bu yüzden bu makalemiz için bunca zaman bekledik ama daha fazla bekletmenin bir manası olmadığını düşünerek, videolardaki sorunu çözünce yayınlamaya karar verdik. Not2: Tüyap’a ait slayt gösterisini ‘Grange İstanbul Hatırası‘ (veya youtube üzerinden)isimli videodan izleyebilirsiniz.




Ocak 30th, 2011
Beynunet
Kategori
Etiketler: 























