
Bugün (27 Ocak) Salinger’in vefat yıldönümü. Yaşamını fiziksel olarak yitireli tam iki sene oldu. Salinger şüphesiz okuyucularda ayrı bir tat bırakmış, her ne kadar kınansa, küçümsense de edebiyatın apayrı tatlarından olmuş birisi. Şu ne kadar doğru: ‘ ‘Oku. Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı keşfet, ister ilk kez olsun, ister yirminci kez. Dokuz Öykü’yü, Franny ve Zooey’i, Yüksekltin Tavan Kirişini ve Seymour’ı oku. Salinger’in eserlini onlara derinden gömülü olan yazarın anısı için yeniden deneyimle. İnsan Salinger gitmiş olabilir -bu neden dünya daha bir boş yer- ama o, yarattığı sayfaları içerisinde her zaman yaşamaya devam edecek ve sanatı aracılığıyla bugün de yarın da, New York bulvarlarında yürüdüğü ve New Hampshire ormanlarında hezindiği kadar canlı kalacak.”
Salinger’e saygıyla.
Bu alıntımız Salinger hakkında hayli kapsamlı bir internet sitesi ve biyografi hazırlamış olan Kenneth Slawenski’ye ait. Ülkemizde geçtiğimiz yıl Sel Yayıncılık’tan Üzüntü, Muz Kabuğu ve Salinger adıyla yayımlandı bu kitap. Sahi bu yazar ne diye bunca kişiyi etkiledi? Çoğu vakit yaşadığı dahi bilinmeyecek derecede bir inziva hayatı sürüyordu. Ölüdğünü iki sene önce tam bugün gazetelerden öğrenince nasıl bir şaşkınlık oluştu acaba? Gerçi popüler kültürsüzlüğün her yanı örümcek ağı gibi sardığı ve ucuz yapıtların sanat diye kabul edildiği bir çağda nasıl Salinger’in ölümü okuyuculara etki edecekti. Gerçi yazar Amerikalı olmasından dolayı ABD’de kayıtsız kalınmadı, anma programları düzenlendi, düzenleniyor fakat ya vatanından dışındaki ülkelerde durum nedir? Evvela anma programnından ve edilecek -hadi Holden’in tabirini kullanalım- ‘hödükçe’ laflardan ziyade Salinger’i ne kadar okuyor ve tanıyoruz?
Çavdar Tarlasında Çocuklar, sanırız 28. baskını yaptı veya yapacak. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de azımsanmayacak derecede okunuyor yani anlaşılan Salinger. Fakat sadece okumak yeterli mi? Onca şey okuyup geçiyor insan, önemli olan etki, etkinin yansıması değil midir? Yoksa sakızın içinden çıkan falı okumakla Salinger okumak aynı kefeye koyulur mu?
Salinger hakkında detaylı biyografinin yazarı Slawenski
Bize Salinger’i tanıtan ve sevdiren şüphesiz Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın kahramnı Holden Caulfield olmuştur. On altı yaşında, kafasına kırmızı şapka geçirip tüm safiyaneliğiyle New York’ta dolaşan bu çocuk nasıl bir etki yapar okuyucu üstünde? Holden’in gezisinden ziyade düşleriyle seviyoruz şüphesiz. Yoksa iki bara, iki otele, bir istasyona gitmekle geziyor bile denilemez aslında. Ama düşleri yok mudur, işte gerçek edebiyatın tam olarak bu olması gerektiğini gösteriyor bize Holden.
Bu çocuk girdiği okullarda başarılı olamamış, son girdiği yatılı okuldan da atılınca evine dönmek üzeridir. Fakat Noel tatiline daha vardır ve çarşambadan önce evine dönemez, aksi halde annesi ve babasını karşısına alacak, onları üzecektir. Holden annesini sever, tıpkı Salinger gibi. Salinger doğduğunda ona Sonny ismini ‘lakap’ olarak takmışlardı. Yatılı okullarda geçen yaşamı, bize Holden’i hatırlatır. Zaten Çavdar’ı ‘otobiyografik’ olarak niteleyenler Salinger ile Holden arasındaki benzerlikleri görüp, böyle bir kanıya varırlar.
Her neyse, Holden yola düşünce ‘kafasını dinlemek ve çarşambaya kadar kalmak için’ bir otele yerleşir. Burada başından şimdi kısaca söyleyip, bozmak istemediğimiz olaylar, düşünceler geçer. Biz burada kitabın özetini geçmeyeceğiz, Salinger’i anıyoruz, o cenahta duralım. Holden söylediğimiz basit gözüken olay örgüsüne rağmen, okuyucuda en büyük tesirini, otuz yaşlarında yazan bir yazarın on altı yaşlarına geri dönmesiyle tam özdeş kurduğu için sevilir. Bir nevi o anlaşılmadan geçip, giden çocukluğun kısacık ağıtıdır Holden’in gözünden gördüklerimiz. Her kış parktaki ördekler nereye gitmektedir? Aslında bu soruyu kitap boyunca soran Holden, ördekleri bir nevi yaşama benzetir. Yaşam tıpkı parktaki ördekler gibi ne yapıyordur? Yani parkta duran ördekler, kışın nereye giderler, ölüm insanları bu parktan alıp, götürür… sorular ve cevaplar.
Robert Burns’ün (nedense ülkemizde şiirleri çevrilip, yayımlanmaya gerek görülmemiş) bir şiirinden yola çıkarak Holden şöyle der; ‘Ben ne olmak isterdim? Çavdar tarlasında koşan çocukları yakalayan birisi olmak isterdim.” Bu her fırsatta insanın maddiliğe itildiği, maddi bir şeye sahip olmadan adam yerine koyulmadığı dünyaya ne kadar şiirsel bir karşı koyuştur. İşte tam bu noktada birden Holden bizim içimizde yer ediverir, gözümüzün önüne Van Gogh’un o kargaların uçuştuğu tarlayı getirir, bizleri insan olduğumuzu hissettirir.

Bunlarla sınırlı değildir Salinger, onun Dokuz Öyküsü, Seymour’u, Zooey’i roman tadında öykülerden oluşup, aslında hep öykücü kalmak istediğini gösterir Salinger’in de. Holden’in izdüşümü her yapıtında öyle veya şöyle bir kimlikle karşımıza muhakkak çıkar. Salinger Holden’i Çavdar’dan önce yaratmıştır zaten. II. Dünya Savaşı’nda cephedeyken (D-Day’a katılmıştır) dahi Holden üzerinde çalışmış, dergilere öykülerini göndermiştir.
Biraz özel yaşamında da durmak gerekli. Salinger otuzlu yaşına geldiğinde ünlenmiş bulunuyordu. Öyküleri dergilerde yayımlanmış, Çavdar ile zirveye ulaşmıştı. Holden’in ‘gözden uzak bir yaşam sürme’ isteği Salinger’e hakim olmuş ve Salinger bir nevi inziva hayatı için toplumdan soyutlanmıştır. Aslında hayatı anlamak için cemiyetten uzak durmak gerektiğini çok iyi bilmektedir Salinger. Bu yaşadıklarından sonra ‘dinlence’ olarak da görülebilir. Mesela savaş sırasında şüphesiz çok kötü görüntüler görmüştür. Aynı şekilde ‘delice aşık olduğunu’ söylediğini kadının Charlie Chaplin (Şarlo) ile evlenip, sekiz çocuğunun da olması Salinger’i elbette etkilemiştir. İşte bu sebepler, bu büyük yazarı hayatın çılgınlığından uzaklaştırıp, mütevazi yaşamına yöneltti. Bu gibi ayrıntılar adını ettiğimiz biyografiden okunabilir.
John Lennon’un katilinin cebinden Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın çıkması, Salinger’in kitaplaşmamış öykülerinin yayınını bekleyen meraklıları, Polonya’da çavdarlar arasında dikilen heykeli… Salinger fark etmesek de pek çok şeye karıştı. Ruhumuzda ve beynimizde boş duylara ampul takması onun her zaman saygı ve sevgiyle anılmasını gerektirir. Salinger’i her şeyden çok okumalıyız, sanatın, edebiyatın tadına varmaktan ziyade benliğimizde oluşturacak ‘ben insanım’ hissi için okumalıyız. Neyse, daha fazla uzatmayalım. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.




Ocak 27th, 2012
Beynunet
Kategori
Etiketler: 























